Öncelikle bu yazıyı yazmamdaki amaç kişisel hedefler değildir. Barış Akarsu genç yaşta hayatını kaybetmiş, erken ölümün üzüntüsünü geniş kitlelere yaşatmış değerli bir insandır. Yazımın hedefi toplum ve topluma dayatma yapan güçlerdir.
Diyerek Barış akarsu deneyinin ne olduğunu anlatayım.

Türkiye’nin G8 seviyesindeki rolü, tüketim toplumudur. Yani bizlere verilen hedef, tüketmektir. Büyük bir şirket, bu şirketin ülkesi ve bu şirketin dünyayı kontrol edebilmesi için ideal tüketici nasıl olmalıdır? Bizim gibi olmalıdır. Medya, sanat, eğitim, politika ve “yeni gelenekler” bizlerin daha fazla tüketmemiz üzerine oynamalıdırlar.

Birileri, ki bunlar bize bu rolü biçenlerdir, bu konuda girişimlerine 50′li yıllarda politik olarak başladılar. Türkiye, içinden bir daha asla çıkamayacağımız bir tüketici çehresine o zamanlar büründü. Fabrikalarımız kapatıldı, insanların bir şekilde üretmeyi öğrendiği, üretmeyi yarıştırdığı halk evleri kapandı, din siyasete tam anlamıyla girdi (burada çüş ne alakası var diyenler çıkacaktır, ama çok alakası var. Bir ihtimal anlayabilirsiniz yazının ilerleyen bölümlerinde.), yabancı ürünlere ve idealara bağımlılık yaratmanın ilk tohumları atıldı.

Bu arada evet, iyi bir tüketici olmanın yolu maalesef aptallaştırılan, robotlaştırılan insanlardan geçiyor. Bu da, bizim üzerimize oynayan, ikinci paragrafta sıraladığım şeylerin kalitelerinin sistemli bir şekilde düşürülmesinden ve bunların yozlaştırılmasından geçiyor. Tabi tüketicilerin de sanki kalite artıyormuşçasına devam etmeleri gerekiyor ki burada bu kalite düşüklüğünü beğendirebileceğimiz insanlar yaratma (aptallaştırma) gerekliliği doğuyor. Çok basit bir örnekle anlatmaya çalışayım.
Domates: (Solanum lycopersicum), patlıcangiller (Solanaceae) familyasından anavatanı Güney ve Orta Amerika olan bir yıllık yenebilen bir bitki türü.

Bizim ülkemizde de çok şahane yetişebilen bir bitkidir. Salatalarda, yemeklerde kullanılır. Bir Türk mutfağı varsa, vazgeçilmez elementlerinden biridir. Efendim, bahsettiğimiz şeylerin başlangıcı dediğimiz yıllarda Türkiye kendi kendine yetebilecek kadar domatesi ve daha bir sürü başka sebze meyveyi üretebiliyordu. Hatta fazlasını da üretebiliyordu. Ancak devrin bizim tüketici toplumu olmamız gerektiğine karar veren güçlerinin maşası olan devlet adamlarımız, domatesi, bilerek ve kasıtlı bir şekilde İsrail’den almaya başladı. (bu arada dometes derken tohumdan bahsediyorum) Çünkü domates yetiştiricisine şu dendi, Sizler ürettiğiniz domatesin onda birini tohum olarak ayırıyorsunuz ve bunun maliyeti dönüm başına 2 liradır. Biz size israilden aldığımız domates tohumunu, dönümü bir liradan vereceğiz. Bunu kullanın. İşte çiftçi gibi üretkenliği simgelemiş bir kesimin, aptal tüketici olmaya başladığı an!!! Çiftçimiz buna inanarak, domatesi, devletin israilden ithal ettiği gibi satın aldı. Ekti biçti. Daha tatsız, üzerinde muşambayı andıran bir kabuk bulunan, daha büyük ve daha kırmızı bir domates çıktı piyasaya. Ve seneye de daha ucuza gene tohum alacağı için onda birini ayırması gerekmeyen mutlu çiftçiler.

Peki on yıl sonra ne oldu? İsrail tohum fiyatlarını arttırdı. Bana ne yav, diyen çiftçi o esnada bu seneki domatesin onda birini ayırırım keyfime bakarım diyordu. Ama öyle olmadı. İsrail’den alınan tohumlarla yetişen domatesler tohum vermiyordu, hala da vermiyor. Ve hala da İsrail’den gelen domatesi yiyoruz. Bunu bilmek, burada yapılan aptallığı, hatta bırakın aptallığı bilerek ve isteyerek Türk üretiminin altına konan dinamiti bilmemize rağmen yemeye devam eeceğiz. Ve tarım bitti. Artık bırakın kendi kendimize yetebilmeyi, İsrail bize tohum satmaktan vazgeçerse açlığa gidebilecek seviyede bir hayata sahibiz. Geçmişler ola. Domates örnekti, hemen hemen tüm tarımımız artık bu şekilde işliyor.

Konuya dönersek, zaten tarım yapan, üretim yapan adam azalmışken biz bu insanların nasıl daha fazla ve daha ahmakça tüketebilmelerini sağlarız? Sanat dediğimiz, insanlarımızın kendilerini beslediği şeyin de içine edelim. Daha kırmızı olsun, ama muşamba gibi bir kabuğu olsun, eskisinden tatsız olsun, ama bunu bile bile insanlar almaya ve tüketmeye devam etsin. Çok acı.

Hakan Peker ve Yonca Evcimik ile birlikte, Türkiye’de bir çok ilde sinemalar da kapatılmıştı. Tiyatro zaten azdı. Kitap okuyanlar ise “ahanda entele bak diye” gösteriliyordu. Şimdi buradaki sisteme bakın. en fazla tüketilenden başlayarak bizi hangi noktaya getirdiler. Yona Evcimik ve Hakan Peker, Bandıra bandıra ye beni, aboneyim sana ve Hey Corç versene borç (ki bu aslında bir ipucuydu anlayanlara) gibi iki muhteşem yapıtla, Türk insanının o zamana kadar bilmediği bir formatta karşımıza çıktı ve ister istemez beğendirildi. “Video Clip”. Evet, belki o zamanlar dünyanın en güzel seslerinden biri olan Zeki Müren veya şimdilerde bulamayacağınız kalitede müzik yapan başka sanatçılar da vardı. Ama Türkiye, müziğinin evrenselleşmesi ile bu noktada tanıştı. İlkokul çocuklarının hoplaya zıplaya söyleyebilecekleri ve model alabilecekleri kişi, büyüklerinin plaklardan dinlediği şeyler elbette değildi. TV de gördükleri, aman ne kadar enteresan ne kadar eğlenceli buldukları video klipler olacaktı ve “aboneyim abone” çağına da girmiş bulunduk. Bunu her ile bir sinema yeter, onda da ya karete ya amerika’nın nasıl dünyayı kurtardığı filmleri izletme ve benimsetme kampanyası, Tiyatro da ne ki? boşa masraf, ve maalesef son olarak da yazılı edebiyatın Ahmet Altan ile başlayıp Tuna Kiremitçi seviyesine gelmesi faaliyetleri izledi. Yok muydu bir Kemal Tahir daha bu koca ülkede? Elbette vardı ama bize biçilen kaftan Tuna Kiremitçi oldu.

Şimdi çeşitli jenerik örneklerle, nasıl tüketim toplumu olduğumuz, bizim ne seviyede olmamız gerektiği ve tam olarak gerçek tüketici olmak için bize neler yapılması gerektiğini anlatmaya çalıştım. Bu bir çok alanda bu şekilde işliyor ve gerekirse örnekler verebilirim ama çok uzar bu yazı. En önemli nokta ise, her zaman daha sığ ve daha seviyesiz/kalitesize alıştırılmak zorunda olduğumuz. Bunun örneklerini biri bizi gözetliyor ve türevleri furyasında bulabiliriz. Son gördüğümüz benzeri yarışmalarda artık işin boku çıkarılmıştı hatırlarsınız. İlk biri bizi gözetliyordaki, Melih, Eray, Hülya ne kadar ama ne kadar seviyeli ve kaliteli görünüyordu değil mi? Hiç mi şahit olmadınız, Tv de seyrettiği BBG türevinin seviyesizliğinde, Eray daha iyiydi, Melih ne kadar kaliteli çocuktu diyen birilerine? Veya iyi düşünün, siz bir sabah programını seyrederken, tanımadığınız bir sunucu tanımadığınız birileri hakkında seviyesiz ve iğrenç programlar yaparken Ayşe Özgün’ü özlemediniz mi? İşte bu sistemin en önemli gerekliliği budur, seviye her zaman düşürülmelidir ki, bir önceki seviyesizlik özlensin.

İşte benim Barış Akarsu deneyi dediğim olay da, Türk ünlüleri camiasında, “lan acaba bunu da yerler mi, yalnız bi yerlerse tamamdır artık” gibi arka seslerle uygulamaya konmuş bir olay. Kimsenin tanımadığı birine trafik kazası geçirtip “Büyük sanatçı Barış Akarsu trafik kazası geçirdi, komada” diye medyadan verelim. Bir kaç yüz kişi toplayıp hastahanenin önünde ağlaşalım ve bir kaç gün sonra da büyük sanatçı, geleceğin Freddy Mercury’si Barış Akarsu vefat etti diye verelim bakalım yiyecekler mi” deneyi. Çünkü ilk aklıma gelen bu oldu.

Biri aradı, kimdi hatırlamıyorum. Konuştuğumuz şeylerin arasında bana Barış Akarsu trafik kazası geçirmiş, galiba ölecek dedi. Önce korktum; bir kaç hafta önce çocukluk arkadaşlarımızdan birini 28 yaşında tak diye kaybetmiştik. Tanıdık biri sandım. Önce , “hadi ya. Ne diyosun” falan dedim. Sonra düşünüp, “O kim yav” oldum. Karşımdaki, “hani şu dizide oynayan sanatçı yok mu, o işte” dedi. Diziyi duymamıştım, hani kim olduğunu bilirsin de adını bilmezsin tarzı bir sanatçı sandım. Başka bir yerlerde oynuyo muydu, onu sordum. Türk Star yarışmasındayı hani (ismi atıyor olabilirim) dedi. Allah allah, maalesef öyle bir yarışma da bilmiyordum. Neyse, telefondaki arkadaş, görünce tanırsın, çok genç yazık falan deyip kapattı. Neyseki internet var. Google’a sorduk, gelen resimlere baktım. Yok, tanımıyorum. Youtube’dan belki dizisini bulurum, ordan çıkarırım dedim ki, demez olaydım. Adam popçu çıktı. Şarkıları var. Hani oyuncuydu lan?

E yok artık dedim, sonra kendisi vefat etti. Şimdi okuduğuma göre heykeli dikilecekmiş. Allah aşkına, ben hayattan bu kadar mı kopuğum? Nasıl oluyorda milyonların vefatına delirdiği. Modern çağın James Dean’ını ben nasıl tanımam? Samimiyetle söylüyorum, ne katıldığı yarışmadan, ne dizisinden, ne albümünden hiç bir fikrim, hafızamda tek bir kırıntı yok.

Ben de diyorum ki, bu bir deney. Hiç tanımdağımız birini, öldürdüler (tabi cinayet anlamında söylemiyorum, o sırada gerekli şartları taşıyan birini bu kimliğe oturttular), büyük sanatçı, genç yetenek hen hede diye gazı verdiler, heykelini dikiyorlar, ve bizim bunu da yiyip yemiyeceğimizi test ediyorlar. Ve bence çok güzel yiyoruz.
Afiyetler olsun efendim.

Yasal Uyarı: Aşağıdaki bazı yorumları okurken, kabuklu yemiş, sıvı tüketim maddeleri ve sigara tüketmeyiniz. Sitemiz boğazınıza kaçıp size zarar verecek durumlardan sorumlu tutulamaz.