Bundan yaklaşık üç sene önce, 2008 Ağustosunda Datça ile ilgili bir yazı yazmışım. Biraz evvel Google’da sörf yaparken rastladım. Yazıyı yazdığımı da yazıdaki duygularımı da unutmuşum. Ama bir kaç ay önce İstanbul ile ilgili yazdığım yazıyı da, o duygularımı da çok iyi hatırlıyorum. Doğup büyüdüğü yerden gitmesi insanın, sevenlerini, sevdiklerini, ölenlerini, öleceklerini bırakması. Hatta bir parçasını bırakması, anneannesinin dizine başını koymuş uyuklarken pencereden giren serin rüzgarı, çırpı bacaklı arkadaşları, ilk aşkı, ilk suçu, ilk bir sürü şeyi bırakması. Çok zordu.

Ama insan iyiliğe, daha güzele kolay alışıyor. İki ay önce yanıbaşımızdaki otoyoldan geçen araba ve kamyon seserinden uyuyamazken, bugün sessizliğin de uyku kaçırabildiğini görüyoruz. Gece yarısına doğru karnımız kazınınca, internete sarılıp yemek siparişi vermek, yerini bir avuç zeytine bıraktı. Bir çok meyve ve sebzeye para vermiyoruz ve acaba ilaçlı mıdır, zehirli midir diye düşünmeden yiyebiliyoruz. Kafamıza estiğinde dünyanın en güzel denizlerinden birine girmek gibi bir lüksümüz var artık, mayolarımız yanımızda yaşıyoruz. Kafayı boş şeylere takma devri de kapandı. İhtiyacın olan bir şeyi alman gerektiğinde, hangisini alsam, ucuzunu mu pahalısını, bilindiğini mi bilinmediğini mi diye düşünmüyoruz, alternatifsizliğin dayanılmaz rahatlığındayız.

Endişelerimiz de değişti, eve yılan girmesin, gece bahçeye domuz girdiğinde mümkünse karşılaşmayalım gibi korkular peydah oldu. Gece yatarken yastığın, pikenin altını kontrol etmek, ayakkabıları giyerken içine bakmak, bir kanalizasyon sistemi olmadığını sık sık hatırlamak gibi endişelerimiz var.

Ama burada olmak çok güzel, o kadar güzel ki Can Baba’nın şiirlerinden alıntı yapmaya gerek kalmıyor.