Aydın’da, Antep’de, Dumlupınar’da Düşenler…

Kategorilenmemiş Yorum Yapın

Der, ve;

Siz toprak altında ulu köklerimizsiniz.

Yatarsınız alkanlar içinde, diyerek devam eder Nazım.

Son günlerde medyada ve siyasi arenada tartışılan bir konuda, aslında olmadığım bir yerde olduğum sanılıyormuş gibi hissettim ve açıklamak istiyorum.

Malum, PKK tarafından Dağlıca’da 12 askerimiz öldürüldü, 8 tanesi de esir alındı. Bu 8 askerin ne şartlarda ele geçirildiği, geçmişleri, amaçları veya normal şartlarda karşı çıkacağımız hareketleri kesinlikle kamuoyunun kafaya takması gereken bir şey değildir.

Bu sekiz askerin, sekizi de PKK sempatizanı olabilir, sekizi de “kafatasçı” dediğimiz türden radikal milliyetçi olabilir. Beni ilgilendirmez, kimseyi de ilgilendirmemelidir. Bazıları esir tutuldaklarında, PKK’lı teröristlerle birlikte çay içmiş olabilir, hatta o ana kadar çok vatansever olan ve PKK’dan tiksinen bir tanesi saf değiştirmiş bile olabilir. Orada kalmak isteyen bile olsa aralarında problem değil. Ama bu askerlerin hareketlerinden bir sonuç veya değerlendirme çıkarmaya çalışanlar yanlış yaparlar.

Askerliğini yapmamış olanlar bilmeyebilirler, askerliğe adımınızı attığınızda, okumaya üşeneceğiniz türden bir anlaşma imzalarsınız. Hatta bir şehir efsanesi olarak, “o anlaşmayı imzalamazsanız askerlik yapmazsınız” gibi de bir teori vardır. İşte o anlaşma üzerinde ıncık cıncık binlerce detayın toplamından çıkan sonuç şudur; Siz imzayı attığınız andan itibaren, diğer bir deyişle askerliğe başladığınız andan itibaren, TSK’nın malı olursunuz. Tıpkı bir tüfek veya birlik içerisindeki bir bina gibi. Sizin diğer TSK varlığından farkınız, düşünebilme yeteneğinizdir. Bunun için de, bir tüfeğin aksine sizi başkasına değil de, kendinize zimmetlerler. Ha, düşünme ve karar verme yeteneğinde sorun yaşayanları başka birilerine zimmetledikleri de görülür. Bu bağlamda sizin, örneğin kendinize zarar vermeniz suçtur, veya herhangi birinin size zarar vermesi suçtur diyelim, buna kendiniz de dahilsinizdir. Ben mahkemeye verilmiştim yemeklere gitmediğim için mesela.

Şimdi bu sıfatla Dağlıca’da görev yapan askerler de, bu anlaşmayı imzalamış kişilerdir. Yani orda görev yapan kişi, Sütçü Mehmet Efendinin Oğlu Hüseyin değildir, geleneksel deyimiyle “Mehmet”dir. Bunlardan biri öldürüldüğünde, kendi evladınız öldürülmüş gibi hisetmeniz gerekir, bunlardan sekizi kaçırıldığında uyku tutmaması gerekir gözlerinizi.

Şimdi, son günlerdeki tartışmalara bakalım. Bir kısım diyor ki “keşke ölselerdi” ya da “keşke kurtulmasalardı”. Benim de çoğu zaman tavizsiz görünen milliyetçi yanımla, belki bu safta yer aldığım sanılıyordur. Kesinlikle hayır!

Asker değimiz kişiler, an geliyor öyle bir hainlik yapıyor ki, ülkesinin işgal edilmesine sebep oluyor. Yani askerler arasında hain olabilir, neden olmasın? Nerede yok ki?

Kendi başlarına kalan sekiz askerin, düşmanla işbirliği bile yapmış olmasının bir ehemmiyeti yok. Neden keşke ölselerdi diyeyim ki? Keşke hiç esir düşmeselerdi…

Benim net fikrim şudur:

Bu askerlerin kurtulmaları konusunda kişisel olarak “tarifsiz sevinçler” içerisinde değilim. Kurtulacaklardı elbette.

Bu askerler en başta ölselerdi, şu ankinden daha fazla bir üzüntü içinde de olmazdım, diğer oniki askere üzüldüğüm gibi üzülürdüm.

Bu askerler hayatları boyunca PKK propagandası yapsalar umurumda olmaz, herhangi bir PKK sempatizanından farkı yoktur benim için böyle bir durumun.

Bu askerler konusunda benim dert ettiğim tek şey, bizim devlet olarak duruşumuzdur. Devletin, kaçırılan sekiz asker PKK’lıları çok sevdi diye, onları orada bırakma seçeneği yoktur. Alır, sorgular, gereken bir şey varsa yapar.

Ama olmadı, üç tane köpeğe ve ülkemizi işgal altında tutan büyük devletlere ezildik. Göbeğini kaşıyan adam seçti, Başbakan gözümüzün içine baka baka aptal yerine koydu hepimizi “hamdolsun”, göbeğini kaşıyan adam inandı, sevindi… Budur beni geren şey..

Nazım’ın şiiri şöyle biter,

Uyandırın bizi!

Yorum Bırakın

You must be logged in to post a comment.

WP Theme & Icons by N.Design Studio
Entries RSS Comments RSS Log in