Tansu Günay is a false positive

Yanlış pozitif bir web günlüğü
Ne Demiş:
Cumhuriyet döneminin sonu gelmiştir. Eğer Ankara nüfusunun yüzde 60'ı gecekondularda yaşıyorsa, laik sistem başarısız olmuştur ve biz de bunu kesinlikle değiştirmek istiyoruz
Abdullah Gül

Doğrusu “koyunun olmadığı yerde..” diye başlar bu atasözümüzün ancak ben, koyunun olmadığı yerlerde mutlu olabildiğim için tersine çeviriverdim. Koyun bulunmayan memleketlerde, sakalından ötürü keçiye çelebi muamalesi yaparlarmış.  Benim demek istediğim ise, keçinin olmadığı yerde koyunu adam sanan memleketler. Şimdi koyunlara da ayrımcılık yapıyorum gibi oldu ya, neyse. Bizim ülkede büyük ve küçük baş hayvanlara yapılanlar yanında benim naçizane ayrımcılığımın lafı olmaz, değil mi?

Yıllar içinde çeşitli kereler kendi çapımda serzenişte bulunduğum, bizim memlekette bazı insanlara bu özgüven nereden geliyor veya bir statünün sadece söylenmesiyle olunabildiği ülke gibi cümlelerle gündeme getirmeye çalıştığım defomuza yeniden değinmek istiyorum. Örneğin, bu topraklar Zeki Müren, Müzeyyen Senar, Hamiyet Yüceses ve daha bir çok üstadı bildiği ve gördüğü halde, neden Hülya Avşar veya Sibel Can gibi müstesna kişileri Türk Sanat Müziği sanatçısı payesi ile ödüllendirmiştir. Zira kendilerinin bu konuda bir eğitim, bilgi veya emekleri olmamaması bir yana, doğuştan gelen, hani arkadaş arasında “bu kızın da sesi pek bi güzel, söylesin de dinleyelim” tarzı amatörce bir kabiliyetleri bile yokken, sadece kendileri veya birilerinin “sanatçı” demesiyle sanatçı olmuş insanlardır. Bunun da artık sektörleşmesiyle, etrafta bir yığın kabiliyetsiz “sanatçı” enflasyonu oluşmuştur.

Zamanında sadece tanımıyorum diye linçe uğradığım rahmetli Barış Akarsu, gerçekten ülkemize damgasını ölümüyle vurmuş, bir yerde efsaneleşmiş bir kişi, bir fenomen haline gelmiştir. Ancak yıllar geçse de, ben zamanında sadece tanımıyor olduğum için eleştirildiğim bu kişiyi artık derinlemesine incelemiş olsam da, kendisinin plajlarda, bildiği 4 akorla “Akdeniz Akşamları”nı üstüste 78 kere çalabilen, sesi de hasber kader dinlenebilir olan sıradan bir yurdum gencinden daha yetenekli olduğunu göremedim.

Hayır, bulmaca çözemiyorum artık. Cumhuriyet’in Milliyet’in falan “uzmanlık” gerektiren bulmacalarına zaten kafam yetmiyor. Daha salak gazetelerin bulmacalarını çözeyim diyorum, 3 sorudan biri olan, “şu sanatçımız” sorularını bilemiyorum.  Öyle kaldık anlayacağınız, çözebileceğim bulmaca yok piyasada.

Ha bu durum gerçekten bizim ülkemizin bir sorunsalı mıdır? Hiç sanmıyorum, 6 kitap yazan bir kişiye Nobel Edebiyat Ödülü verilebiliyor, veya son 5 yılda 4 milyon insanın ölümünden sorumlu bir ülkenin başkanına, aya nükleer bomba attığı gün Nobel Barış Ödülü verilebiliyor. Nobel Fizik ödülü ise, geliştirdikleri çok faydalı bir alet sebebiyle iki fizikçiye birden veriliyor ama ortaya çıkıyor ki bu kişilerin o aleti görmüşlüğü yok. İşin garibi, sonuç itibariyle bu insanların bir yerlere bir şekilde gelebilecek kadar kafaları çalışan insanlar olmasına rağmen bu ödülleri kabul etmeleri. Şimdi bana bir mektup gelse, ve “bu sene Nobel Turizm ödüllerini size vermeye karar verdik” deseler. Lan derim, ben 20 senedir turizm yapmıyorum kafayı mı yediniz? Ama yok, Başkan dünyanın en katil makamında oturduğunu bile bile gidip ödülü alıyor.

Geçenlerde bir grup arkadaşıma Türkiye’de doğru dürüst Liberal bir gazete yok dedim. Bu sebeple de taraf maraf prim yapıyor, siz düzgün liberaller de g.t altına gidiyorsunuz dedim. “Radikal var” dediler. Radikal de okumadığım bir gazete değil, ne zaman liberal oldu diye geçirdim aklımdan. Bir de yazar tavsiye ettiler, Yıldırım Türker. Böyle inek yalamış saçlı, janti bi fotosunu (benimkinden janti olmasın) koymuş köşeye. Nedense böyle bir Tuna Kiremitçi havası var, ama okuyunca anlıyorsunuz, en azından düşünebileni.

Yıldırım Türker hiç de fena yazmıyor da, bu tarz yazarların ortak özelliği olan bazı kurumlara koşulsuz biat ve bazılarına da koşulsuz karşı olma hastalığı onda da mevcut. Aynı gazetede bir zamanlar kusan Perihan Mağden de böyleydi mesela. Atlas Jet uçağının düşüşünden Türk Silahlı Kuvvetlerinin beceriksizliğini çıkartabiliyordu.

Uzatmadan diyeceğimi diyeyim, geçenlerde Radikal’in anasayfasında şöye bir başlık gördüm: “Tabur tabur asker neden intihar ediyor?”, yazarı da Yıldırım Türker. Son bilmem kaç yılda intihar eden 17 askerden, asker derken subay astsubay vs, bahsediyor. Tabur tabur asker… Yahu hadi ben araştırmaya üşeniyorum askerlik yaptın mı yapmadın mı diye. Sen gazetenin ilk sayfasına başlık olacak yazı yazıyorsun, hiç değilse aç bi sözlüğe bak. Tabur 1000 tane askerden oluşur dostum. Sizin bu yazdıklarınız tercüme edilip yabancı gazetelere falan gönderiliyor, ayıptır. Aynı yıllar içinde, “lan bundan da adam olmuyor” diye gazetenden kovulan liberal gazeteci sayısına bir bak istersen sen önce.

Velhasıl, bir gariplik yok. Keçi yok ki.

Ara verdiğim dönemleri böyle böyle telafi edeceğiz.  Açılımla başlayalım…

Bir kere açılım bize ters geldi. Şimdi biz, öz be öz Türk ırkının en güzel örneği, ülkenin sahipleri olaraktan açılım yapmaya kalktık. Yani adına ne derseniz deyin, Başbakan olun “Kürt açılımı” deyin mesela. Bu durumda ne oluyor, biz ülke sahibi Türkler açılım yapıyoruz, yani açılma eylemi bize ait, Kürtler sabit. Veya Alevi açılımı, Aleviler sabit, biz açılıyoruz onlara doğru. Yanlış mı? Değil, eğer ki açılım bize ters olmasaydı.

Zira daha ilk günden gördük ki, bizim açılacağımız Kürtlerin ise sabit kalıp mutlu olacakları bir durum falan yok ortada. Bizim hükümet, gündüz vakti havai fişek patlatırcasına bir çoşkuyla açılımayazdı ki, Kürtler iki vurup bir sayıyor. Yani ismiyle müsemma açılım, hiç de öyle bizim eylemlediğimiz, Kürtlerin ise sabit kaldığı bir olay değilmiş. Ha en baştan buna açılım yerine, “Türk-Kürt ortaya karışık” veya benzeri bir isim verselerdi farklı olurdu. Kürtlerin mazlum bir hali bayağıdır yok.

Netekim tez vakitte anlaşıldı ki, amaç üzüm yemek değil DTP’yi en tepki çekmez anda kapatmaktı.

Çok sevgili liberal arkadaşlarımla da, açılım başlamazdan az önce konuştuğum gibi; Evet, bu sorunun artık başka türlü bir çözümü yok. Ne bizim NATO ordumuz kafalarına yağdıra yağdıra bunları bitirebilecek, ne de onlar bizden toprak yada eyalet falan alabilecekler. Adına açılım dedikleri, ancak yukarıda da belirttiğim sebeplerden başka bir şey olması gereken, barışa ve uzlaşmaya yönelik paket veya paketlerle bu işin çözülmesi gerekir ve de tek yol gibidir. Paragrafın başında da söylediğim gibi, liberal arkadaşlarıma söylediğim şey, bu iş bu hükümetin harcı değil. Bu hükümetin böyle bir derdi yok. Bu şekil bir paketi ancak ve ancak, içerisinde en milliyetçisinin de olduğu, DTP (muadili)’nin de olduğu bir koalisyon yapabilir. Bu gerçeği halk (Türk, Kürt, Laz vs) iyice düşünmeli ve bir dahaki seçimlerde ona göre oy vermelidir. Ya da halk (Türk, Kürt, Laz vs), ben avantama bakarım, bal tutan parmağını diyerek AKP’yi gene başa getirir. Bu sorun da bitmez.

Etiketler: , , , , ,

Varan Turizm ile yaptığım seyahat sırasında dizüstü bilgisayarım çalındı. Ve ben, dizüstü bilgisayarlar için ayrı bir yönetmelik olması gerektiğini farkettim. Zira diğer değerli eşyalardan ufak bazı farklar içeriyor dizüstüler. Örneğin otobüse binerken, en sevdiğiniz hırkanızı bagaja verebilirsiniz. Ve ya maddi değeri yüksek bir kitabı bavulunuza koyar, bagaja yollarsınız. Ama dizüstü bilgisayarlar için bu geçerli değil. Çünkü bagaja vermezsiniz, korkarsınız sığırın biri üzerine koca bavulu fırlatır ya da dizüstünün kendisini fırlatır diye. Ayrıca otobüslerde internet de var, bağlanmak istersiniz ve yanınıza alırsınız.

Ne var ki, dizüstünü Varan Turizm otobüslerinde yanınıza alıp, arkadaşlarıma “elololooy şu an İzmir’i geçtim, bekle beni İstanboouulyt” şeklinde mesajlar atayım diyorsanız, o bilgisayarın kayışını nöbette uyumaya niyetli bir askerin ciddiyetiyle belinize falan dolamanız gerekir. Zira 14 saaatlik bir yolculukta, o bilgisayar yanınızdayken uyursanız, çalınıyor. Ve tabii ki, bazı kurumsal beyinli (mesailer), plaza önlerinde simit kuyruğu müdavimi arkadaşların hazırladığı yönetmelik gereği, siz hırsızdan daha suçlusunuz. İçerisinde eylemsiz bir şekilde gittiğim otobüs, halis muhlis Varan Turizm otobüsü, duraklanan mola yerleri kanlı canlı Varan Turizm tesisleri. Ama çalınan dizüstü ise, suçlu sahibi.

Bu arada beni tek sanmayın, “şikayet var” sitesi çalınan / kaybolan eşya mezarlığına dönmüş. Artı bagaja verilip de yok olan ve ne hikmetse ondan da sorumluluk kabul etmeyen bir Varan Turizm şikayeti de var. Bu mağdurlara da, “değerli eşyalarınızı bildirmeniz gerekliydi” denmiş. Örnek veriyorum. “Al muavin çocuğum şu çantayı, dikkat!  Bildiriyorum, çantanın içinde 2 milyon nakit, 3 külçe altın ve bazı paha biçilemeyen tarihi eserler var.” Bunlara göre en güvenli Varan Turizm seyahatinin şekli bu.

Peki, kanun kanundur. Bulacaksın çözümünü. Mesela otobüsle seyahat edeceksen yanına alma bilgisayarını. Bilgisayarla mı doğdun? Ha illa da alacaksan yanına, sonuçlarına katlanacaksın. Peki paşam, katlanalım da, örneğin benim işyerimde ve ya evimde, bir başkasının bir şeyi çalınsa, şahsen ben bir utanır sıkılırım. Mahçup hissederim, özür dilerim falan. Ancak Varan Turizm isen, şöyle davranırsın:

İneceğim yer olan, Kavacık’da farkettiğim hırsızlık olayını hemen muavine bildirdim. Muavin de hemen bir yerleri aradı ve bana “Çağlayan’a kadar gelin, Müdür bey sizinle ilgilenecek dedi”. İnmedik, devam ettik Çağlayan’a. Bir müddet müdürün işlerinin bitmesini bekledim. Müdür bana, olayı anlatan bir yazı yazmamı söyledi ve bu yazıyı Halkla İlişkiler bölümüne göndereceğini belirtti. Halbuki ne güzel departmanımızdın sen halkla ilişkilerci abla. Uzatmadan, yazdık yazacağımızı ve eve döndük. Ama serde kurtluluk var ya, duramadım yerimde Varan Turizm Halkla İlişkiler departmanını telefon vasıtası ile aradım.

Telefonda “o zaman sizi şu beye bağlayayım” zinciri bana üst düzey biriyle görüşeceğim konusunda umut verdi. Bir kaç kişi sonunda doğru insanı, Varan Turizm Halkla İlişkiler insanını karşımda buldum. Aramızdaki Levent Kırca diyaloğunu montaja girmemiş haliyle sunuyorum:

Varan Turizm Halkla İlişkiler İnsanı: Buyrun Tansu Bey

Ben: Efendim benim bilgisayarım, sizin otobüste çalındı. Beni de Çağlayan’a götürdüler, size bir yazı yazdırdılar konuyla alakalı, şimdi bu gelişmeleri nasıl takip edebilirim?

Varan Turizm Halkla İlişkiler İnsanı: Ne gibi gelişmeler?

Ben: Hani olayı anlattım ya yazı ile, artık her ne yapacaksanız onları nasıl takip edicem?

Varan Turizm Halkla İlişkiler İnsanı: Bir şey yapmayacağız.

Ben: Peki beni iş olsun diye mi Çağlayan’a götürüp yazı yazdırdınız?

Varan Turizm Halkla İlişkiler İnsanı: Biraz öyle olmuş

Şimdi ben normal şartlarda, akıllı uslu bir herif olmadığımdan, benimle böyle konuşanlara cevap verme kabiliyetim yok. En yakındaki sert cismi, olmadı Allah ne verdiyse şamarı suratına yapıştırıyorum. Çevrede suratında Arjantin tip bira bardağı izi gördüğünüz birileri olursa, bilin ki tanışmışızdır. Bir gün boyunca düşündüm, derler ya hani “üzerine uyudum”. Bir iki avukat arkadaşla görüştüm, dava mava abuk subuk paralar harcatacakmış. Zaten de öyle illa Varan bana gitsin bi dizüstü bilgisayar alsın diye bir derdim de yok, da bu “adam”ı nereye koyacan? Halkla ilişkilerci diye, bizim Kanlıca’da eskiden IETT bileti satan bir  “Halk Ekmek”çi vardı, onu koymuşlar masaya. Ben dedim bu a”dam”ı anlatan bir mail döşeneyim genel müdürlüğe, yav en azından bir “üzgünüz” falan desin biri. Mailimde uzun uzun, “kanunen bir suçlarının olmaması ile duyarsız olmak arasında bir fark olduğundan, halkla ilişkiler departmanı böyle yaparsa muavin ne yapmaz” arasında bir dert yandım. Avukatların bana dava aç demelerine, Cumhuriyet Başsavcısının “bana göre tazminat alırsın” demesine rağmen hukukla uğraşamayacağımı da söyledim.

Varan Turizm Halkla İlişkiler Sorumlusu Elif Büyükorbay şu cevabı yazdı bana:

SAYIN

BİROL YÜCE

Seyahatiniz esnasında Şirketimize ait otobüsten çalındığını iddia ettiğiniz diz üstü bilgisayarınız ilgili Şirketimizin herhangi bir sorumluğu söz konusu değildir.

Şöyle ki;

Öncelikle ; Genel hüküm kurallarına göre taşıyıcının sorumluluğu kendisine eşyanın TESLİMİNDEN itibaren başlamaktadır (TTK m. 781). Şirketimizin kendisine teslim olunmayan eşyandan sorumlu tutulması mümkün değildir. Kaldı ki, yine TTK’nun 786.maddesinin 2. fıkrasında yer alan açık hüküm gereği “Taşıyıcı, kendisine teslim olunurken beyan edilmemiş olan kıymetli eşya, para, kıymetli evrak ve diğer vesikaların hasar ve ziyaından mesul olmaz”

Bu itibarla Şirketimize teslim edilmemiş ve kendi yed’inizde(beraberinizde) bulunan şahsi eşyalarınız ile ilgili hukuki ve cezai sorumluluğumuzun bulunmadığını bilgilerinize sunarız.

Saygılarımızla..

VARAN TURİZM SEYAHAT A.Ş.

Ah be ablam, köpeğiniz olsun dizüstü bilgisayarlar. Hukuk bürosu musun halkla ilişkilerci misin? Ya bari ismi değiştirmeyi unutmasaydın. Birol Yüce kimdir? Hepimiz, Varan Turizm tarafından dizüstü bilgisayarları çaldırılan herkes sizin için Birol Yüce, değil mi? Belki de Birol Yüce Varan Turizm’de bilgisayarı çalınan ilk kişidir, halkla ilişkiler arasında onun yeri apayrıdır.

İşin halkla ilişkiler olduğundan, ve şu yaşadıklarımdan sonra sana “işini yap” demek abesle iştigal olacağından, bari kopyala yapıştır yaparken biraz daha hassas olun diyeceğim.

Edit: Nihayet Varan Turizm tarafından mağduriyetimle empati kurabilen biriyle görüşebildim. Pazarlama Müdürü Hanımefendi aradı, çok üzgün olduklarını ve halkla ilişkiler konusunda kesinlikle böyle bir durumun bir daha yaşanmayacağını söyledi. Ayrıca çalınma ile ilgili de araştırma yaptıklarını bildirdi.

Uzun süre yazmadım.
Bekir Ağabeyimizin manevrası üzerine sessiz kalamadım o kadar.
Ben yazmazken bir yığın gelişme oldu.
Açılım, grip, GDO, Nobel ve diğerleri.
Hepsi hakkında ne düşündüğümü zamanla yazarım herhalde. Şimdilik geçen zaman içerisindeki hislerime tercüman olsun diye, bölünen Yugoslavya’nın tanınmış müzisyeni Goran Bregoviç’den bir alıntı yapmak istiyorum:

LiveImages_Foto Haber_Kutup ayısı avı_P18011311Bekir Çoşkun’u sevenlerdenim. Siyasi görüşleri, yaşam tarzı ve hayvanseverliği benimle oldukça örtüşür. Burada da sıkça kendisinden alıntılama yapmışlığım vardır, takip edenler hatırlar. Belki de basından asla kaçırmadan takip ettiğim tek kişidir. Dağ başına tatile çıksam 15 günlüğüne, döndüğümde hemen Hürriyet arşivlerinden kaçırdığım yazılarını okurum.

Bekir Coşkun geçtiğimiz günlerde Hürriyet Gazetesinden ayrılıp HaberTurk’e geçti. Şimdi gene başlıyor habertürk düşmanlığı demeyin. Habertürk’ün gerizekalılara yönelik yayın anlayışından bahsetmeyeceğim. Belki de değişmiştir artık, umurumda da değil. Zaten ülkemizde salaklara yayın yapan tek kuruluş da Haberturk değil. Benim Haberturk’e gıcıklığım nereden çıktı onu anlatayım.

Bu Haberturk’un kurucusu ve ilkelerini belirleyen şahıs, şu an Allahın rahmetine kavuşmuş olan, yılların gazetecisi Ufuk Güldemir’dir. Ancak Ufuk Güldemir’in bizlere bırakmış olduğu en önemli, belki de tek eser av maceralarını topladığı bir kitapdır. Bu kitapda Ufuk Güldemir’in öldürdüğü geyikler, domuzlar, ayılar ve bilimum hayvanat cesetleri üzerinde fotoğraflarını bulabilirsiniz.

Hadi herşeyi geçtim, av tamam. Bu şahsın bir milyon dolar ödeyerek Kutup ayısı avına çıkmışlığı, ve bu rezilliği utanmadan belgeselleştirmişliği de var. Zavallı kutup ayısını nasıl kovaladı, nasıl yakaldı ve nasıl öldürdüğü hakkında uzunca bir film.

Şimdi bir avuç kalan o kutup ayıları, yaşayabilmek için verdikleri o büyük mücadeleyi bir dakikalığına bıraktılar. Hepsi Kabe misali Anadolu’ya döndüler, aralarında ben de varım. Bekir Ağbilerine bakıyorlar ve soruyorlar, nasıl hazmediyorsun bunu?

Anlat Bekir Ağbi de, biz de alalım gazeteni okuyalım seni….