Tansu Günay is a false positive

Yanlış pozitif bir web günlüğü
Ne Demiş:
3 bizden gitti, 3 de sizden gidecektir.
Süleyman Demirel

İncelediğiniz Etiket: yıldırım türker

Twitter denen illete bulaştım bulaşalı, blogu boşverip meramımı konstantre bir şekilde o platforma kusmaya başladım. Bu platformda nedense karşılıklı yazışma imkanı da var. Ancak karakter sınırı olduğundan, derdini tam ve doğru anlatabilmek için kısa mesajlaşma sektöründe kendine hatırı sayılır bir yer edinmiş olman gerekiyor. Ben ise telefonla gelen kısa mesajlara dahi (ki 160 karakter) alışamamış biri olarak, twitter’da salaklaşıyorum. Neyse bundan sonra uzun yazacaklarımı, eskisi gibi burada yazıp tweetleyivericem.

Şimdi başlayalım, twitter’da karşılıklı takipleştiğimiz bir arkadaşım olan hakdogan75‘in bazı sorularına ve serzenişlerine yanıt vereceğim. Olay sabah sularında, Radikal yazarı, pek de yıldızımın barışık olmadığı, Yıldırım Türker’in yazısını tweetlememle başladı. Yıldırım Türker hükümetin İsrail’e boşuna horozlandığından, hali hazırda tonlarca silahı İsrail’den aldığımızdan bahsetmiş. Elbette TSK’nın da silah alımında parmağı var. Ayrıca bu liste silahla başlayıp, elli farklı devlet ihalesi ve yüzlerce çeşit gıda maddesiyle devam edebilir. 75 milyonluk nüfüsümüz ve sıfıra yaklaşan (bu da TSK’nın suçu olabilir) üretimimizle İsrail için çok çok yolunacak tüyü olan bir kazız.

Herneyse, benim bu yazıyı tweetlememle birlikte hakdogan75 arkadaşım, aynı yazıda TSK’ya ve Genelkurmaya dokundurma olduğunu belirtti. Bu İsrail sorununa derinden bakmamız gerektiğini, bu ilişkilerin merkezinde Genelkurmay ve askeri bürokrasi olduğunu da görmem gerektiğini belirtti. Yanlış anladıysam, twitter’ın 140 karakterinden ötürüdür, özür dilerim.

Şimdi öncelikle şunu bilelim, ben kesinlikle siyah – beyaz birisi değilim, ara renklere de inanırım. Yıldırım Türker’in bir fikrine katılırken, başka bir fikrine katılmayabilirim. Aynı şekilde AKP’nin de bir icraatının vatana ihanet olduğunu düşünürken, bir başka icraatını destekleyebilirim. Hatta TSK için bile yanar döner olabilirim. Belki size inandırıcı gelmeyebilir ama ben hayatınızda tanıyabileceğiniz en TSK karşıtı inanlardan biriyimdir. 45 gün boyunca, televizyonlarda 12 Eylül dönemi işkenceleri adı altında gösterilen muamelelere maruz kalmışlığım var TsK bünyesinde. Ama TSK’nın faydalarını, sağladığı yararı görmeyecek de değilim.

İsrail konusu da böyledir benim için. İsrail kan üzerinden varlığını sürdüren, katil ve hukuk tanımaz bir devlet olabilir. Ancak bu İsrail’in büyük bir devlet olmasını değiştirmez, değiştirmiyor. Devletlerin büyüklüğü, icraat ve diğer devletlerle olan ilişkileriyle ortaya çıkar. Demeçleriyle, hele hele arkasında duramadıkları demeçleriyle değil. İsrail’e savaş açmak hariç, elimizden gelen ne varsa yapmalıyız. Ambargo uygulamalıyız, boykot etmeliyiz, kınamalıyız, elçimizi çekmeliyiz, elçisini göndermeliyiz, aklınıza gelen ne protesto varsa uygulamalıyız. Bunlardan en basitini bile yapamadığımızda, İsrail ile Türkiye arasındaki fark ortaya çıkıyor.

İsrail gelmeyin diyor, vururum. Vuruyor. Türkiye Başbakanı “çok kötü olur haa” derken, bir yandan asla ve asla İsrail’e karşı kullanamayacağımız mermileri satın alıyor, mayınlı arazileri İsrail’e bağışlıyor.Benim Başbakanım İsrail’i eleştirdiğinde, külhanbeyliği ortaya çıkıyor (kimileri sevse de) ama uygulama yok, İsrail bunun karşılığında senin elçini itin kıçına sokup çıkarıyor. Hatta bunu yaparken de asla bel altı vurmuyor, çıkıp “sen kendi Kürt sorununa bak, orda kaç insanın kanı var?” demiyor.

TSK’nın getirildiği konumda, hükümetin İsrail için alacağı yaptırımlar karşısında sesi çıkabilir mi sizce?

Velhasıl, İsrail ile ilişkilerimizde AKP’yi aşan mevkiler var elbette. AKP sadece fırsat bı fırsat oy avcılığı yapıyor, tıpkı türban sorunu gibi. Sahi ne oldu o sorun? İşte ona ne olduysa, İsrail sorunu da o olacak.

Benim yanar döner düşüncem ise, AKP ile aynı aslında. Kimileri AKP’yi İsrail karşısında büyük kahraman ilan etmeye kalkışsa da, AKP’nin amacı ve de uygulaması İsrail ile iyi geçinmek, bence de doğrusu bu. Filistin’in erkekleri ve de Arafat, ilkokul çocuklarını o savaşın ön saflarına, devlet politikası ile ittiğinde, benim için tarihten kazınmaları faydalı ırklar arasına girdiler. İsteyen yardım götürsün, isteyen gitsin savaşsın. Benim için daha önemli gündemler var.

Doğrusu “koyunun olmadığı yerde..” diye başlar bu atasözümüzün ancak ben, koyunun olmadığı yerlerde mutlu olabildiğim için tersine çeviriverdim. Koyun bulunmayan memleketlerde, sakalından ötürü keçiye çelebi muamalesi yaparlarmış.  Benim demek istediğim ise, keçinin olmadığı yerde koyunu adam sanan memleketler. Şimdi koyunlara da ayrımcılık yapıyorum gibi oldu ya, neyse. Bizim ülkede büyük ve küçük baş hayvanlara yapılanlar yanında benim naçizane ayrımcılığımın lafı olmaz, değil mi?

Yıllar içinde çeşitli kereler kendi çapımda serzenişte bulunduğum, bizim memlekette bazı insanlara bu özgüven nereden geliyor veya bir statünün sadece söylenmesiyle olunabildiği ülke gibi cümlelerle gündeme getirmeye çalıştığım defomuza yeniden değinmek istiyorum. Örneğin, bu topraklar Zeki Müren, Müzeyyen Senar, Hamiyet Yüceses ve daha bir çok üstadı bildiği ve gördüğü halde, neden Hülya Avşar veya Sibel Can gibi müstesna kişileri Türk Sanat Müziği sanatçısı payesi ile ödüllendirmiştir. Zira kendilerinin bu konuda bir eğitim, bilgi veya emekleri olmamaması bir yana, doğuştan gelen, hani arkadaş arasında “bu kızın da sesi pek bi güzel, söylesin de dinleyelim” tarzı amatörce bir kabiliyetleri bile yokken, sadece kendileri veya birilerinin “sanatçı” demesiyle sanatçı olmuş insanlardır. Bunun da artık sektörleşmesiyle, etrafta bir yığın kabiliyetsiz “sanatçı” enflasyonu oluşmuştur.

Zamanında sadece tanımıyorum diye linçe uğradığım rahmetli Barış Akarsu, gerçekten ülkemize damgasını ölümüyle vurmuş, bir yerde efsaneleşmiş bir kişi, bir fenomen haline gelmiştir. Ancak yıllar geçse de, ben zamanında sadece tanımıyor olduğum için eleştirildiğim bu kişiyi artık derinlemesine incelemiş olsam da, kendisinin plajlarda, bildiği 4 akorla “Akdeniz Akşamları”nı üstüste 78 kere çalabilen, sesi de hasber kader dinlenebilir olan sıradan bir yurdum gencinden daha yetenekli olduğunu göremedim.

Hayır, bulmaca çözemiyorum artık. Cumhuriyet’in Milliyet’in falan “uzmanlık” gerektiren bulmacalarına zaten kafam yetmiyor. Daha salak gazetelerin bulmacalarını çözeyim diyorum, 3 sorudan biri olan, “şu sanatçımız” sorularını bilemiyorum.  Öyle kaldık anlayacağınız, çözebileceğim bulmaca yok piyasada.

Ha bu durum gerçekten bizim ülkemizin bir sorunsalı mıdır? Hiç sanmıyorum, 6 kitap yazan bir kişiye Nobel Edebiyat Ödülü verilebiliyor, veya son 5 yılda 4 milyon insanın ölümünden sorumlu bir ülkenin başkanına, aya nükleer bomba attığı gün Nobel Barış Ödülü verilebiliyor. Nobel Fizik ödülü ise, geliştirdikleri çok faydalı bir alet sebebiyle iki fizikçiye birden veriliyor ama ortaya çıkıyor ki bu kişilerin o aleti görmüşlüğü yok. İşin garibi, sonuç itibariyle bu insanların bir yerlere bir şekilde gelebilecek kadar kafaları çalışan insanlar olmasına rağmen bu ödülleri kabul etmeleri. Şimdi bana bir mektup gelse, ve “bu sene Nobel Turizm ödüllerini size vermeye karar verdik” deseler. Lan derim, ben 20 senedir turizm yapmıyorum kafayı mı yediniz? Ama yok, Başkan dünyanın en katil makamında oturduğunu bile bile gidip ödülü alıyor.

Geçenlerde bir grup arkadaşıma Türkiye’de doğru dürüst Liberal bir gazete yok dedim. Bu sebeple de taraf maraf prim yapıyor, siz düzgün liberaller de g.t altına gidiyorsunuz dedim. “Radikal var” dediler. Radikal de okumadığım bir gazete değil, ne zaman liberal oldu diye geçirdim aklımdan. Bir de yazar tavsiye ettiler, Yıldırım Türker. Böyle inek yalamış saçlı, janti bi fotosunu (benimkinden janti olmasın) koymuş köşeye. Nedense böyle bir Tuna Kiremitçi havası var, ama okuyunca anlıyorsunuz, en azından düşünebileni.

Yıldırım Türker hiç de fena yazmıyor da, bu tarz yazarların ortak özelliği olan bazı kurumlara koşulsuz biat ve bazılarına da koşulsuz karşı olma hastalığı onda da mevcut. Aynı gazetede bir zamanlar kusan Perihan Mağden de böyleydi mesela. Atlas Jet uçağının düşüşünden Türk Silahlı Kuvvetlerinin beceriksizliğini çıkartabiliyordu.

Uzatmadan diyeceğimi diyeyim, geçenlerde Radikal’in anasayfasında şöye bir başlık gördüm: “Tabur tabur asker neden intihar ediyor?”, yazarı da Yıldırım Türker. Son bilmem kaç yılda intihar eden 17 askerden, asker derken subay astsubay vs, bahsediyor. Tabur tabur asker… Yahu hadi ben araştırmaya üşeniyorum askerlik yaptın mı yapmadın mı diye. Sen gazetenin ilk sayfasına başlık olacak yazı yazıyorsun, hiç değilse aç bi sözlüğe bak. Tabur 1000 tane askerden oluşur dostum. Sizin bu yazdıklarınız tercüme edilip yabancı gazetelere falan gönderiliyor, ayıptır. Aynı yıllar içinde, “lan bundan da adam olmuyor” diye gazetenden kovulan liberal gazeteci sayısına bir bak istersen sen önce.

Velhasıl, bir gariplik yok. Keçi yok ki.